Sevgili Doktor

Anton Çehov’un yazdığı, Sevgi Sanlı hocanın çevirdiği, Barış Dinçel’in sahne tasarımını yaptığı ve Taner Barlas’ın hem yönettiği, hem de oyuncular içerisinde yer aldığı bir oyun kâğıt üstünde bir adım önde değil mi zaten? Gerçi birkaç sezon önce ‘Vişne Bahçesi’yle kendi adıma yaşadığım hayal kırıklığını hâlâ unutamamışken yine karşıma çıkan Anton Çehov’un bu oyununa temkinli yaklaşmıyor değildim. Yanıldım diyebilirim. Zira bu oyun haftanın en güzel hareketiydi belki de! Hem de 6TL’ye edindiğim, lezzetli ve sütlü bir çikolata tadında.

Kültür Kurdu olarak 16 arkadaşımızla birlikte biz de tiyatrodaki yerimizi aldık.

Salona son saniye girmek kadar nefret ettiğim bir ikinci şey de oyun süresince telefon ışıklarının gözümü alması ve de fısırdaşmalar! Şehir Tiyatroları toplu alınan biletleri maalesef toplu olarak basıyor. Devlet Tiyatroları’ndaki gibi -ya da olması gerektiği gibi- her koltuğa bir bilet basma alışkanlıkları yok. E haliye toplu olarak gittiğimiz oyunların birçoğunda bu koltuk paylaştırma hadisesi vuku buluyor. Bir de veznedeki zatların bu duruma vurdumduymaz tavırları insanı çileden çıkarıyor. Tam bu esnada yaşanan aksilik neticesinde son gonk vurulunca paldır küldür, hiç de sevmediğim bir şekilde 7-8 kişi daldık salonu. Neyse ki bir kısmımız erken davranıp koltuklarına oturmuştu zaten. Tam oyuna adapte olacakken bu sefer de iki arka sıramızdaki muhtemel yeni aşıkların fısırdaşması elimden bir kaza çıkartacaktı ki ikinci perde de evlerine gidip kurtuldular. Oyunun başından sonuna dek ara ara yanan cep telefonu ışıkları ise, doğada karanlığı seçip gezintiye çıkan ateşböcekleri kadar sempatik gelmiyordu bana. Son vukuata ise maalesef istemeyerek ben sebep verdim. Cebimde kapalı olarak duran telefonum, üzerine baskı mı oldu ne olduysa artık açıldı ve o Nokia’nın bilindik sesi ekosuyla birleşerek tüm Müsahipzade Celal Sahnesi’ni inletti. Dünkü suarede (13 Ekim 2011) olan herkesten özür dilerim.

Gelelim oyuna… Oyun sekiz farklı ve dikkat çekici hikâyeden oluşuyor. Bu hikâyeler sınıfsal ayrımlar, ezen ezilen ilişkişi, sömürü gibi konuları işliyor. Zaten oyunun Şehir Tiyatroları’nın sayfasında yer alan tanımı da buna benzer tek cümleden ibaret.

İlk hikâyemizde vatandaşımız karısıyla tiyatroya gelen ve tiyatroda devlet bakanıyla karşılaşan Ivan’ın hikâyesini anlatıyor. Oyun esnasında bakanın üzerine aksıran Ivan ile Bakan arasında yaşanan olaylar ilk hikâyemizi sonlandırıyor. Bir sonraki olayımız bir evde geçiyor. Madam ve onun yanında çalışan hizmetlisi arasındaki para hikâyesi ikinci bölümde bize sömürüyle, ezen ezilen ilişkisini gözler önüne seriyor. Mizahi ve komik bir şekilde. Sonu ise gerçekten öğüt verici. Üçüncü piyes, henüz hiç diş çekmemiş bir dişçi ile dişi çok ağıran ve çektirmek zorunda olan bir kişinin başından geçen olayları anlatıyor. Sonunda diş çekiliyor ama kök içerde kalıyor! Benim gibi dişçi fobisi olanlar bu bölümü izlemese de olur. Dördüncü hikâyemiz bir tiyatro oyunu için 22 yaşında, Moskova’da profesyonel olarak tiyatro yapmış bir oyuncu arayan bir tiyatro üstadının seçimini konu alıyor. Seçmelere gelen kızımız 22 yaşında değil ama Odesa’da oyunculuk yapan ve iyi tiyatro oynayan bir güzel. İlk perdenin son oyunu ise boğulma seansları yaparak para kazanan bir adamla, bu boğulma rolü karşılığında ona para vermesi için pazarlık ettiği adam arasında geçiyor. Yüzme bile bilmeyen adam 3 rubleden 60 kopek’e kadar fiyatını indiriyor ve de rolünü çok iyi yapıyor. Taa ki O’nu kurtaracak adamın adı unutulana kadar!

İkinci perde çapkın bir adamın evli kadınları nasıl baştan çıkartacağını öğütleyen altı numaralı piyesle başlıyor. Adam kadını baştan çıkartsa da kadının tavrı adamı öğütleyecek türden bir son ile bitiyor. Yedinci kısa oyunumuzda bir banka müdürünün nasıl cinnet geçireceğini izliyoruz. Kocasının 26 rublelik verilmeyen maaşı için bankayı basan geveze kadın, çenesiyle sonuca bir güzel ulaşıyor: Hak verilmez, alınır! Ve son oyunumuz da erkekliğe adım atması için babası tarafından geneleve götürülen çocuğun hikâyesini içeriyor. Baba ısrarcı, çocuk isteksiz. Sonunda da… Sonunu izlersiniz artık.

Sekiz oyun için tasarlanmış sekiz farklı ve güzel sahne beni çok etkiledi. Bu da oyunda olması muhtemel durağanlığı yıktı. Bu noktada Türkiye’nin en iyisi Barış Dinçel özellikle beşinci sahnenin sade dekoruyla koca bir alkışı hakediyor.

En az on yıl önce Muhsin Ertuğrul’un Oda Sahnesi’nde izlediğim ‘Kapıyı Aç’taki Taner Barlas, aynı Taner Barlas! Aynı heyecan, aynı ses tonu, aynı tiyatro sevgisiyle yine oyunlar yönetmeye, oyunlara renk vermeye devam ediyor.

Şehir Tiyatroları’nın bu yıl sahnelediği ‘Sevgili Doktor’ kaliteli bir oyun. Tiyatrodan ayrılırken “iyi ki de gelmişim” dedirtecek türden. Aslında öyle “mutlaka izlenmeli” notu düşülecek kadar abartılmamalı kanısındayım, yine de izleyin derim. Zira Şehir Tiyatoları’nın bu yılki en iyi oyunlarından biri olacağa benzer ‘Sevgili Doktor’.